10 Haziran 2017 Cumartesi

İnsan, Hayvan, Huzur, Ölüm...



Sevgili Nazan Aşkalli’nin bu fotoğrafını gördüğümde bu yazıyı yazmaya mecbur hissettim kendimi. Çünkü uzun süredir içimde birikenleri artık paylaşmaya ihtiyacım var.

Çocukluğumdan beri hayvanlarla içiçe büyüdüm. Hayır ormanda goriller yetiştirmedi beni, suratındaki o hınzır tebessümü kes J Kendimi bildim bileli evimizde ya da bahçemizde hep bir hayvan dostumuz vardı. Tavşan, Kedi, Köpek gibi klasik evcil hayvanların yanında canlara saygı göstermeyen ve eziyet edenlerin elinden çekip aldığımız atmaca, maymun gibi sıradışı dostlarımız da oldu. Mahallemizin kadrolu kedileri ve köpekleri oldu hep, birlikte büyüdük. Çocukluğumuz ve ilk gençliğimiz o köpekleri vurmaya ( evet yanlış okumadınız eskiden sokağın ortasında av tüfeği ile vurulurdu bu canlar ) çalışan belediye çalışanları ile mücadele ile geçti. Birkaçını kurtarsak da bir çok can  gözümüzün önünde hayatını kaybetti. Yaradılanı severim yaradandan ötürü diye ortada dolaşan insanlar bunların girdiği eve melek girmez diyerek tekmeledi o masumları. Genlerimize işleyen ikiyüzlülüğün basit bir yansıması.

Amcam avcı idi. Bir av köpeği aldı ve bunu sen büyüteceksin dedi. Sorumluluk öğrenmek için gerçekten harika bir yol ve amcamın yaptığı nadir akıllıca hareketlerden biri idi. İsmini TEK koydu. Bakmaya doyamayacağınız bir seter idi. Vücudu beyaz, kulakları sarıya çalan bir kahverengi. Ben yetiştirdim onu, ilk geldiğinde koynumda yatırdım. İshal yüzünden ölüm tehlikesi vardı çünkü. Sonra apartmanımızın arka tarafında bulunan ve devasa bir bahçeye sahip eski Papaz Okulunda yaşayan Ermeni komşularımızdan izin alarak bahçeye bir kulübe, etrafına bir çit ve üstüne de çatı yaptık. Böylece hem gezebileceği bir alan oluştu hem de kaçma riski ortadan kalktı. Her gün okula gitmeden ve okuldan gelince yemeğini verir, evini temizler ve gezdirirdim. Tabiki bu köpeği benim yetiştirmem sonucunda onu av için kullanmak isteyen amcamın planları da suya düştü çünkü ava gittiğinde tüm istediği oyun oynamaktı J Avı spor olarak adlandıran katillere yardım ve yataklık etmediği için gurur duydum J Bu arada yanlış anlaşılmasın av’dan kastım keyif için öldürmektir. Avcı toplayıcı atalarımızın yaptığı şey değil eleştirdiğim. Hatta bu konuda amcamla bir çok kavgamız olmuştur. Av’a spor diye yaklaşmaya devam ettikçe ben de tersini savundum hep. Bu nasıl bir spor ki elinde son teknoloji silahlarla, tek derdi yaşamak olan masum hayvanları katlediyorsun.

Gelelim nadir örnekleri haricinde insan denen canlıyı neden aşırı tehlikeli ve iğrenç bulduğuma;

Aradan yıllar geçti, TEK yaramazlıklarına devam etti. Sinirden beni ağlatıp sonra geldi yüzümü falan yaladı defalarca. Can dostum idi o benim. Sonra bu masum hayvan ( bugüne kadar kimseye anlatmadım ) bir gece tecavüze uğradı. Yukarıda merkez komutanlığında görev yapan bir kaç asker tarafından. Köpek, insan, tecavüz. Bu kelimelerin normal bir cümlede yan yana olması mümkün mü ? Üzüntüden, sinirden ve çaresizlikten kahroldum. Sonra bir dönem bir deri rahatsızlığı çekti TEK ve canı çok yandığından geceleri mızıklıyordu. Balkona çıkıp konuşarak ya da yanına gidip severek susturmya çalışırdık. Sağolsun hiç bir komşumuzda şikayet etmedi, biri hariç. Oldukça nüfuzlu olan bir avukat bizi şikayet etti ve sürecin sonunda dostumu bir başka bahçeye, bir başka eve taşımak zorunda kaldık. Haftasonları gidip görebiliyordum artık. Beni her gördüğünde deliriyordu sevinçten. Bir gece kaçıp eve geldi, araba ile geri götürürken amcama yalvarıyordum ne olur götürmeyelim diye ama bir işe yaramadı. Bir sure sonra TEK’in öldüğü haberi geldi ve bütün gece ağladım, içim acıyordu. Kendimce intikam almak için gidip o adamı ve oğlunu patakladım ama ne fayda.

TEK’in özlemi hiç bitmedi içimde. Başta da bahsettiğim gibi, bu fotoğrafı gördüğümde içimde birşeyler kıpırdadı;

Bir insan neden bir hayvanı öldürür? Yani burada vegan – etçil tartışması açmak istemiyorum. Demek istediğim kendi halinde yaşayan ve sana bir getirisi ( beslenme vs. ) olmayan bir hayvanı neden öldürürsün ya da eziyet edersin. O hayvanın da senin kadar hatta senden fazla yaşama hakkı varken üstelik.

Bunun üstüne çok düşündüm ama okuduğum bir kitap bana biraz ışık tutu. Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens, yazarı Yuval Noah Harrari. Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Evrim diyince tüyleri diken diken olanlardansanız okumayın tabi ama bu başka bir yazımızın konusu.

Modern insan olarak adlandırılan Homo Sapiens bugüne gelene kadar Neandertal, Homo Erectus, Homo Soloenseis, Homo Floresiensis, Homo Rudolfensis, Homo Ergaster, Homo Denisova gibi bir çok akrabasını ekarte etti. Tıpkı Aslanlar, Leoparla ve digger büyük kediler Panthera cinsinin altında farklı türler ise ( mesela aslan – panther leo ) yukarıdaki örnekler de insan cinsinin farklı türleri idi. Bunlar zaman içerisinde yaşadıkları coğrafyanın ve Sapienslerin katliamı sonucu yok olup gittiler. Geriye beynini daha esnek kullanan, el becerisi ve aletler geliştiren, bulunduğu her ortama çok çabuk adapte olabilen Homo Sapiens kaldı.

Teolojik konulara girmeden devam etmek istiyorum çünkü dipsiz kuyuda değil, güzel sakin akan bir derenin kenarında devam edelim sohbetimize.

Ve bu sapiens kardeş gün be gün gelişerek dünyanın kendine ait olduğu düşünmeye başladı. Doğal döngünün içinde değil tepesinde olduğunu düşündü ve öyle de davrandı. Milyonlarca yıllık evrimle o günkü yeteneklerine ve kapasitelerine ulaşan doğa ve hayvanlarla arasındaki farkı ışık hızı ile kapatıp öne geçti. Bulunduğu yerden, hiç gerilmeden 5 metre ileri ve 3 metre yükseğe sıçrayabilen bir aslanı yarım saniyede öldürebilecek silahlar keşfetti. Adım attığı her yere ölüm ve yıkım götürdü. James Cook’un Yeni Zelanda ve okyanusya civarını keşfinden evrenin tarihini göz önüne aldığınızda göz açıp kapayıncaya kadar denebilecek sürede o bölgedeki neredeyse tüm hayvanların nesli tükendi, yerliler ise katledildi. Ama doyamadık; Güney Amerika, Kuzey Amerika, Afrika’da da Homo Sapiens cinsdaşlarımızı katlettik ya da köle yaptık. Pırıl pıril parlayan sarı bir madde, ya da yoğun akışkan kahverengi bir sıvı için.

İşte bu ruh hali ile şu fotoğrafta yatan güzelim canlıya bakış açısını yorumlamak benim için çok zor. Ben burada sonsuz bir güzellik, masumiyet ve saflık ile yatan bir anne görüyorum. Fakat başka birisi duvarında sergileyeceği ya da şöminesinin önüne atacağı bir post görüyor. En az senin kadar hatta senden fazla yaşamaya hakkı olan bir canlı için nasıl hastalıklı bir yaklaşım bu. Biz modern insanlar neden dünyanın tek hakimi ve sahibi gibi davranıyoruz, bu kibirin sebebi ne ?

Uzattığımın farkındayım kusura bakmayın ama ne olur bari gelecek nesilleri kurtaralım. Çocuklarınızı insan ve hayvansever olarak yetiştirin. Sokaktaki kedi köpekle altalta üstüste oynasın korkmayın. Kedinin kuyruğuna teneke bağlayan çocuklarla kavga etsin korkmayın. Hayvanlara değer veren kişi zaten insan olmanın onurunun kıymetini bileceğinden insana da değer verir korkmayın.

Ben Talay Gürsoy, bugüne kadar hayatımda hep bir hayvan dostum oldu, ölene kadar da olacak. Daha iyi bir dünyanın tek yolu canlılara saygıdan geçer ne olur unutmayın.

Kalın sağlıcakla.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Ne zaman böyle bir ülke olduk ?



Blogum ile ilgilenmeyeli uzun bir zaman oldu. En son yazımı Kasım 2012'de yazmışım mesela. 18 ay olmuş. Bir çok şeyin değiştiği, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını kanıtlayan 18 ay. Türkiye'nin milatlarından biri olan '' Gezi '' ve onun etrafında şekillenen umutlar, gururlar ve acılarla dolu bir 18 ay.

İzninizle bugünlerde sıkça sorulan  '' Biz ne zaman böyle bir ülke olduk '' sorusunun üzerine gitmek istiyorum.
Syhamalan tarzı sürpriz bir final yok bu yazıda, o açıdan finali hemen şimdi veriyorum : 

BİZ ASLINDA HEP BÖYLE BİR ÜLKEYDİK !!

Şimdi eminim birkaçınız tepkiye hazırlanıyorsunuz, açıklayayım.

7 Cihana hükmeden Osmanlı soyundan gelip genç Türkiye Cumhuriyeti olarak yola devam ettik. Okul hayatımız boyunca fethettiğimiz yerlerde asimilasyon yapmadığımız, insanların hayat tarzına karışmadığımız, zulmetmediğimiz öğretildi hep bize. Büyük ölçüde doğruydu da. Fakat sonra bazı gariplikler yaşamaya başladık. Mesela tarih boyunca hep hakkımız yenmişti, biz iyi niyetli idik ama komşular pislikti. Ona da peki dedik. Zaten Özal dönemi çocuğu olduğumuz için ve genelimiz merkez sağ tabanlı ailelerde büyüdüğümüz için apolitizm fabrika ayarımızdı. Sol demek ya da devletin dirliğine halel getirecek bir kelam ense kökünüze şaplak ya da '' komünist mi oldun lan it '' fırçası ile sonuçlanırdı. Ama olsun, insan haklarına en saygılı soydan geliyorduk biz. Baksana hiç kimseyi asimile etmemiştik. He bu arada Metin Göktepe kimdi, hayata dönüş operasyonu neydi ? Pardon ya, kafa karıştırmayayım şimdi.

Bu muhteşem ortamda hayatımıza devam ederken garip garip şeyler olmaya başlıyordu. İşin aslı o şeyler hep oluyordu ama biz çocuk masumiyetimizle göremiyorduk. Mesela neden doğruluk, dürüstlük ve insanlığı ile övünen bir akrabam giriş katımızda oturan bir aileden bahsederken nefret dolu bir yüz ifadesi ile '' pis kızılbaşlar '' diyordu ? Neden arka binamızda oturan ve çocukları kardeşimden öte olan Ermeni bir aile için ( ve benzerleri için ) içinde yaşadıkları semt ve sosyal ortamları onlara bir lütufmuş ve bunun için biz merkez sağ mensubu Türk'lere minnet duymalılarmış gibi bir yaklaşıma giriliyordu ? Yıllarca ders kitaplarımızda neden 6-7 Eylül olayları ile ilgili bir tek satır göremedik ? Dersim neredeydi, Diyarbakır Cezaevi neresiydi ? 6. Filo neydi, niye denize döküldü ? Peki 6. Filo gelecek diye neden kerhaneler cillop gibi badana boya yapıldı ? Neden o kibirli işgalcilere hadlerini bildirenler vatan haini oldu ?  Neden bizim kibirli topluluğumuza mensup olmayanlar için bir '' akıllı ol, minnet et '' yaklaşımı sergileniyordu ? Hepimiz bir değil miydik ? Hepimiz aynı göğün altında aynı güneş ile mutlu olmuyor muyduk ?

Derken büyüdük. Yıllarca kafamıza kazındığı şekilde sadece işimiz gidip gelip hangi kotun altına hangi ayakkabıyı almamız gerektiğini sorguladık. Ülkedeki iğrenç ekonomik durum ve enflasyon, faili meçhuller, işkenceler, gözaltında kayıplar, legal mafyalar umrumuzda değildi. Çünkü bunları dile getirenler ya kafayı yemişti ya da vatan haini teröristlerdi. Ne demekti bunlar manyak mısınız siz kuzum ? Kainat tarihinin en mükemmel ve hümanist sisteminin mirasını devam ettiriyorduk biz. Hepsi dış mihrakların oyunu idi ( tanıdık geldi mi ? ).

İçimizi rahat ettirmeyen birşeyler vardı. Neden bazı insanların kapılarına çarpılar atılıyordu ? Ailelerine olmayan bir olayı mal ederek neden iğrenç iftiralar atılıyordu ? Hatta bir yarışma sunucu bu iğrençliği canlı yayında yavşakça bir şaka malzemesi yapabiliyordu ?

Şimdi sorumuza geri dönelim mi ? Biz ne zaman böyle bir ülke olduk ?

Utana sıkıla yazdığım bu ufacık örneklere ses etmediğimizde o yolu açtık biz. Aman bırak o aleviyi diyen akrabamıza o lafı çevirip geri sokmadığımız zaman yeşil ışığı yaktık. Nasıl olsa Ermeni, bir kere vermeli diye şerefsizce ( kendince ) espri yapan arkadaşımızın haddini bildirmediğimiz zaman bu yolun asfaltını sağlamlaştırdık biz. Çünkü biz nasıl olsa koruma altındaydık. Tesadüfen mensubu olduğumuz din, mezhep ve etnik köken sayesinde götümüz sağlamdaydı çünkü. Tesadüf lafına itiraz eden dostlarım, delikanlı olun hanginiz kendi kararınız ile şu an mensubu olduğunuz dini seçtiniz ? Loto'dan çıkan bonus sayesinde kurtardığınız kıçınız mı size başkalarını gruplara ayırıp istediğiniz gibi ezme ve aşağılama hakkını veriyor ? Bakın henüz yan dairesindeki insanların yüzüne gülerken kapıyı kapatır kapatmaz arkasından iğrenç dedikodular çevirdiğimiz kısımlara değinmedim bile.

İşte zamanında tek şerit olarak açtığımız o yol şu an 5 şerit geliş, 5 şerit gidiş bir otoyola dönüştü. Cumartesi toplanan annelere yüreğinin bir köşesi sızlamadığı için şu an işine gidip gelirken efsane dayaklar yiyebilir hatta gözün oyularak ateşe atılabilirsin. 50 cmlik duvardan düşüp öldü denilen bir insana sırtını döndüğün için bugün evinin içine gaz bombası yiyebilirsin. Polis boşu boşuna yapmaz, vardır bir ibneliği onun da dediğin için gittiğin cenazede kafana bir mermi yiyebilirsin. 

Hakim gücün tarafındayım, kıçım sağlamda diyen insanlar yüzünden ülkemiz şu an bir cehennem. Yanlış anlaşılmasın bakın Akp destekçileri demiyorum, hakim gücün tarafındayım, kıçım sağlamda diyen insanları diyorum. Yani zamanında Anap, Dyp elbiseleri giymiş insanlardan da bahsediyorum. Şu an hükümete söven ama zamanında yanıcı madde bulanmış battaniyeleri insanlara '' ıslak battaniye alın korunun '' diye vererek canlı canlı yanmalarını izleyen kişilere helal olsun diyebilen kişileri diyorum. Besleyip büyüttüğünüz şiddet ve gruplaşma şu an çok yetenekli bir hizmetkar ile mükemmel bir takım oluşturdu ve şu an siz de olası bir kurbansınız. 14 yaşında bir çocuğun ölümüne kılı kıpırdamayan ve hatta annesini onbinlere yuhalatan, insan hayatının değerini insana göre belirleyen bir tirann ülkesindesiniz. Ellerinize sağlık.

İşin komiği sanırım artık yapacak birşey de yok. Yapabileceğimiz tek şey günün birinde kafatasımızı parçalayacak merminin hangi şarjörde yattığını tahmin etmeye çalışmak.

23 Kasım 2012 Cuma

Seçimler ve Sonuçları


İnsan hayatını yönlendiren en temel etken seçimlerdir. İş, aşk, kariyer, araba, öğle yemeği, tv markası, tuvalet kağıdının kaç kat olacağı, oturduğun semt, dinlediğin müzik, rakıya atacağın buz sayısı, mısır yedikten sonra su içip betona oturup oturmayacağın. Bunların hepsi bir seçimdir, hayatını direk etkiler ve yönlendirir. Kimi seçimler musakka mı yoksa pilav üstü kuru mu gibi düşük ehemmiyetli ve yanlış yapılacak seçim sonrası sadece mide bozukluğuna yol açacakken kimisi mesleki ve dolayısıyla yaşam kalitenizi direk etkileyecek ikilemler olabilir ki bu da bizi yazımızın konusuna bağlıyor, Hollywood’un efsane ‘’ Yanlış Seçimleri ‘’. Kişisel kanaatimce oluşturduğum, en hafif atlatılan hasardan en acı hatalara doğru bir ilk on listesi, keyifle okumanız dileğiyle.



10- WILL SMITH
1996 Yılında dünya çapında inanılmaz iş yapan Indepence Day ile Hollywood’un premier lig oyuncuları arasına giren Will Smith ertesi yıl, yani 1997’de de Men In Black ile yerini iyice sağlamlaştırdı. Televizyon ( Fresh Prince of Bel Air ), müzik ( Dj Jazzy Jeff and the Fresh Prince, daha sonra solo kariyer ) başarılarından sonra sinemada da hatırı sayılır bir kariyer yaptı ve evet sıkı durun, Neo rolü için Wachowski kardeşler tarafından ilk teklif götürülen aktör o idi. Fakat Kevin Kline ile rol aldığı Wild Wild West projesi için Matrix’i red etti. Konu ile ilgili bir röportajda ‘’ Keanu’nun performansını izledim ve bunu çok nadir söylerim ama ben olsam elime yüzüme bulaştırırdım ‘’. Smith daha sonra kariyerini Superman edası ile uçuşa geçirdiği için bu seçimden pek etkilenmedi ama Neo rolünde kendisini hayal edince ilginç olabilirdi diye 
düşünüyor insan.



9- JACK NICHOLSON
Beni tanıyıp, blogda bu yazıyı okuyup Nicholson’ı tanımıyorsanız bu işte bir hata var demektir J Jack Nicholson’ın efsane kariyeri için ayrı bir yazı yazmamız gerekir takdir edersiniz ki. Reddi ile listemize girişe hak kazanan rol ise en az Nicholson kadar efsane; Michael Corleone. Yanlış okumadınız Godfather filmindeki Michael Coleone rolü. Jack’in rolü geri çevirme nedeni ise çok basit, şöyle ki :
‘’ Godfather’ın muhteşem bir film olacağını en başından beri biliyordum. Ama benim düsturuma göre bir kızılderiliyi Kızılderili oynamalı, İtalyan’ı da aynı şekilde bir İtalyan. ‘’. Jack Nicholson da bu redden sonra oynadığı birbirinden mükemmel filmlerle (Easy Rider,  Chinatown, One Flew Over the Cuckoo’s Nest ) kariyerini şahlandırmış ve pişman olmamıştır.


8- MATT DAMON
Soğukkanlı, bebek yüzlü ajanımız Matt Damon da hasarsız atlatanlardan. Fakat reddettiği filmleri okuduğunuzda Allahın sevgili kuluymuş diyebilirsiniz. Hazır olun; Avatar ve The Dark Knight. Biri sinemanın en çok gişe yapan filmi diğeri bugüne dek çekilen Batman filmlerinin en iyisi.  Avatar’ı geri çevirme sebebi Bourne : Ultimatum ile çekim tarihlerinin çakışması. The Dark Knight’daki Harvey Dent rolünü red sebebi ise Invictus çekimleri ile tarihinin çakışması. Avatar o kadar değil ama Invictus yüzünden Dent rolünü oynayamamak biraz koymuştur bence.






7- JOHNNY DEPP
Aslında belki de şu ana kadar ki isimlere geri çevirdikleri roller uğurlu gelmiştir. Çünkü bırakın hayıflanmayı, kariyerleri öyle bir yükselmiş ki belki o rolleri oynasalar bugünlere gelemeyeceklerdi bile diyebilir kafası güzel bir yazar ama ben sadece su ve sıcak çikolata içtim J Sıradaki ismimiz Depp ve red ettiği rol ‘’ Ferris Bueller’s Day Off ‘’. Depp için sorun değil ama Matthew Broderick için büyük şans, bu şansı ilerde mahvetmesi kendi sorunu. Depp’in o yıl rol aldığı film ise ölümsüz bir film; Platoon. 1987’de rol almaya başladığı 21 Jump Street ile roketiyle kalkışa geçen Johhny Depp’i bir daha fani insan seviyesinde görebilen olmadı.



 
6- LEONARDO DICAPRIO
Hayatimdaki en büyük pişmanlıklardan biri der Dicaprio red ettiği bu rol için. Geri çevirme sebebi ise yönetmenin daha önceki işlerini pek görmemiş olduğudur ve daha sonra bu yapıtları izlediğinde pişmanlığı daha da artar. Geri çevirdiği yönetmen Paul Thomas Anderson ve rol ise Boogie Nights’daki Dirk Diggler rolüdür.





5- SEAN CONNERY
Şu ana kadar saydığımız tüm isimler geri çevirdikleri rol için sadece ‘’  olsaydı iyi olurdu be ‘’ demişlerdir ve karalar bağlamamışlardır muhtemelen. Fakat bu isimde biz seyirciler ‘’ Ah keşke olsaydı iyi olurdu be ‘’ diye hayıflanabiliriz. Efendim aktörümüz Sean Connery ve kabul etmediği roller ise Gandalf ve Morpheus. Film isimlerini yazmama gerek var mı ? Tamam Ian McKellen, Gandalf olmamış, Gandalf doğmuş dedim, hala da derim ama Connery bir başka olurdu sanki. Morpheus ise kıyas kabul etmez, koca kafa Fishburne yerine Connery muhteşem olurdu.




4- EMILY BLUNT
Tamamen nötr hatta seyircinin yararına bir seçim. Iron Man 2 ve dolayısıyla Avengers’daki Black Widow rolü. Blunt’a rolü reddedip Scarlett hanımı bu rolde izlememize vesile olduğu için Türk erkekleri adına teşekkür ediyorum.








3- KEVIN COSTNER
Sinemanın en devasa çöküş hikayelerinden birinin sahibidir Costner. Siverado ile bayıldığım, Untouchables ve No Way out ile taptığım, çok kişi bilmese de Revenge ile iyice tanıdığım ve Dances With the Wolves ile 7 oscar kazanarak tüm dünyada ilah mertebesine yükselen bir isimdi. JFK ile iyice büyüyen, Bodyguard ile mega star olan ve A Perfect World le işte bu dedirten Kevin Costner’ın çöküşü ise zirveye tırmanışı kadar uzun sürmedi, bir anda oluverdi. Adı lanetli film çıkan, tahmin edilen bütçeyi kat be kat aşan, çekiminde bir çok kaza ya da fırtına olan, defalarca iptal aşamasına gelip sırf Costner’ın inadı sayesinde / yüzünden tamamlanan Waterworld ile kendi ipini çekti. Ve bu film yüzünden red ettiği rol ise halen IMDB Top 250’nin zirvesinde olan The Shawsank Redemption’ın başrolü. Gerçi Costner’da bu azim varken kariyerini bu filme 
rağmen bile yok edebilirdi.





2- MOLLY RINGWALD
Normalde bir numaraya yazacaktım ama o daha feci. Evet ne diyorduk ? Molly Ringwald, tanıyor musunuz ? Muhtemelen hayır. 80lerin başlarında iki hit filmi var. Sixteen Candles ve The Breakfast Club. Sinemaseverler The Breakfast Club’ı hatırlar, iyi filmdir. Bu güzel hanım ablamız 1985 yılındaki bu başarıdan sonra gayet tel maşa yapımlarda rol almıştır. Bunu yazma sebebim şu, birazdan yazacağım ve muhtemelen ohaaaaa diyeceğiniz iki filmin teklifini 1990’da almış. Hani bu aradaki 5 senede birbirinden şahane filmlerde oynamış olsa ( Matt Damon örneği gibi ) tamam zaten kariyeri iyi yolda, reddetmiş ok yanlış seçim sadece deriz ama bacım tv showlarına kadar düşmüşsün neyin kafasındasın sen ? Evet iyice merak ettiniz biliyorum, reddedilen filmler; Ghost ve Pretty Woman. İki ayrı ismi ( Demi Moore ve Julia Roberts ) Hollywood mega starı haline getiren iki film de bu hanım kızımıza teklif ediliyor ve sebepsizce red ediyor. Şu an ise The Secret Life of the Americen Teenager isimli bir dizide takılıyor. Dedikodulara göre de evde kafasını her gece vurmak için özel bir duvar yaptırmış.




1- TOM SELLECK
Yaşı benimkine yakın olanlar Magnum isimli diziyi, Tom Selleck’i, ayakkabı fırçası gibi bıyıklarını ve Ferrari’sini mutlaka hatırlarlar. Peki bu bıyıkları cımbızla yolunası kişilik hangi rolü reddetmiş ? Indiana Jones. Evet yanlış okumadınız, kamçılı adam Indie. Sebebi ise o aralar çok popüler olan dizisi Magnum P.I. Gerçi iyiki kabul etmemiş. Böylece sinema dünyasi Harrison Ford’un alayca gülümsemesi ile can verdiği Indie ile tanıştı, fırça bıyıklı olan ile değil. Peki Selleck sonra ne yaptı ? Fransız uyarlaması Three Man and a Baby ile ses getirdi, sonra düşüşü hızlandı ve ne idüğü belirsiz Jesse Stone isimli Tv filminden 10 tane falan çekti. Las Vegas’ta Michael Caan’ın boşluğunu doldurmaya çalıştı. Komşuları ise geceleri evden neden hayır dedim diye ağlayışlar yükseldiğini ve kamçı sesleri duyduklarını iddia ediyorlar. Buradaki kamçı sadece Indiana Jones’a göndermedir, fetiş objesi olan değildir.




24 Temmuz 2012 Salı

Şarkılar ve Olaylar




Sanırım Fenerbahçe'li olmanın gereklerinden biri normal şartlarda bir taraftarın 8 jenerasyon boyunca yaşayabiyeceği gariplikleri 20-30 yıllık bir periyoda sığdırmak oluyor. Az sonra okuyacağınız yazı bu gariplikleri, o olaylara yapışıp kalan şarkılarla anlatmak amaçı ile kaleme alınmıştır. Yazar hayatının her evresinde kendi ile dalga geçmeyi çok iyi bilen, bunu takımı içinde yapabilen eğlenceli bir kişiliktir. Yemek yemek için oturduğu lokantada yanyana gelen sarı ve kırmızı tuz/karabiber ikilisini masanın en uzak noktalarına koyarak ayıran, sarı ve kırmızı renk içereceği için dövmesini renkli yaptırmayan, logo rengi sebebi ile ömrü boyunce elesse markasından uzak durmuş hasta bir Fenerbehçe'lidir. Bu sebeptendir ki sen Fb'yi aşağılıyormusun diye yorum yapmaya kalkmayın, kalbinizi kadıköy'de sahaya çıkmış anadolu takımı gibi harcarım :) Bu sadece bir taraftarın eğlenceli profilidir.

Herşey çocukken başladı, her Türk erkek evladı gibi ailesinin güdümü ile takım tutanlardanım, ama öyle bir sevdaya dönüştü ki ailemin yol göstermesi önemsiz bir detay halini aldı. 4 kupalı sezonları babamızdan dinledik, 103 gollü efsane sezona bizzat tanık olduk, 4-3lük Galatasaray maçını dakika dakika yaşadık, başarılarla sevindik. Yeri geldi gözyaşı döktük, Kadıköy'de Aydın'dan 6 gol yediğimiz günü de yaşadık, Beşiktaş'a yıllarca diş geçiremediğimiz zamanları da. Hatta bir gün, kaybedilen bir derbi sonrası eve gelip sesimi yükseltemediğim amcama " Neden beni Fenerbahçe'li yaptınız, acı çekiyorum sayenizde " diye bağırdığım bile oldu. Bu hissi ancak takımına aşık Fb, Gs ve Bjk'li kardeşlerim anlar.

Ama asla değişmeyen iki kural vardır :


1- Yeryüzündeki en saçma sapan olaylar daima bizim başımıza gelir.

2- Her şampiyonluk sonrası sevincimizi gölgeleyecek bir olay mutlaka olur.


Yazımızın konusu 1. madde, 2. madde bir sonraki yazı inşallah.



Gelelim şarkılarımıza ve olaylarımıza :


14 MAYIS 2006 DENİZLİSPOR - FENERBAHÇE

2004 yılında ve en büyük rakibimizin 100. yılına denk gelen 2005'deki şampiyonluğumuzdan sonra tarihimizdeki ilk ardarda 3. şampiyonluk hedefi ile çıktığımız maçtır. Galibiyet şarttır ve Denizli de düşme hattındadır. Galibiyetten emin kankalar Talay, Can ve eşi Hande ile tüm hazırlıklar tamamdır. Biralar, cipsler, formalar, bayraklar. Maç başlar, beklenen gol bir türlü gelmez. Can'ın saniyelik ruh değişimleri ( atak yerken gitti şampiyonluk, atağa kalkarken koyduk olm şampiyonuz nidaları ) arasında ilk yarı biter. İkinci yarı yenilen golle vücut 850 kiloluk bir külçe gibi koltuğa yığılır. Tuncay'ın golüne hadi be olm diye bir umut beslenir ama maçın sonu yaklaşmıştır. Derken hala içimi acıtan o pozisyon gelir. Denizli defansı büyük bir hata ile topu kara boğamız Appiah'ın önüne indirir. Kalenin sa çaprazında, altıpasa çok yakın bir yerde sol ayağına denk gelen şutu çıkarır Api, ve top kalenin sağından dışarı çıkar. Eğer o top sağ ayağa gelse idi bugün bu yazı yazılmayacaktı, hala canım acıyor o pozisyonu hatırlayınca.

Neticede ebedi dost Gs kısıtlı kadrosu ve maddi sorunlarına rağmen şampiyonluğu yakalar. Fenerbahçe taraftarları için acı dolu hafta şu şarkı ile başlar :


Özay Gönlüm  Denizli'nin Horozları



Zaman herşeyin ilacıdır ama o acı taze iken arkadaşlarınızın bu şarkıyı dillerine dolamaları hiç adil değildir hem de hiç. Bir daha Can ile maç izlememeye yemin edilerek dosya kapatılır ve 2012 yılı itibarı ile hala Can ile maç izlenmemektedir, Hande ile de tabiki.



16 MAYIS 2010 FENERBAHÇE - TRABZONSPOR  /   BURSASPOR - BEŞİKTAŞ 
100. Yılımıza denk gelen 2007 şampiyonluğumuzdan sonra verdiğimiz arayı bitirmek istiyorduk. Bu molada bir kere Gs, bir kere de klasikleşmiş  " 5-7 yılda bir aradan çıkıp şampiyon olmalıyım " mottosunun sahibi üçüncü büyüğümüz Bjk şampiyon olmuştu. 2010'un farkı ise bu sefer bir anadolu takımı ile çekişmemiz idi. Son hafta gelip çattığında  beynimizin bir köşesinde 2006 travmasi ile maç saatini beklemeye başladık. Kadıköy'de dövme yaptıran kardeşim Onur ile telefonlaşıldı, maç bitimi Onu da alıp tura çıkılacağına dair planlar hazırlandı. Maçı laptopdan izlerken tv'de de Bursa maçının skoru ekran köşesinden takip edilmeye başlandı. Daniel " Emrah " Guiza'nın golü ile öne geçtiğimizde ise ne travma kaldı ne Denizli. Bir taraftarın yapabileceği en büyük hata ile rehavete kapıldım ve golü yedik. Fakat o kadar çok pozisyonumuz vardı ki illa ki golü atacağız güveni le çok rahattım. Bu arada Bjk'nin de kanlısı Bursa ile kıran kırana kapışacağını ve Bursa'nın da puan kaybedeceğini düşünüyordum ama Toraman faktörünü göz ardı etmiştim. Maçın sonları yaklaştıkça stres arttı, umutsuzluk hasıl oldu ama o ne, Selçuk tribünde 2-2 işareti yapıyordu, evet Bursa gol yemişti, şampiyonduk. Hemen Onur'u aradım, o da ne, Trt'de Şampiyon Bursa altyazısı geçiyordu ama Kadıköy'de taraftar sahaya inmiş şampiyonluğu kutluyor, timsah yürüyüşü yapıyordu çünkü Bursa maçının 2-2 bittiğine dair anons yapılmıştı. Demiştim, yeryüzündeki en saçma olaylar hep bizim başımıza gelir diye, yanlış anons yapılmıştı ve şampiyon değildik, ben telefonda kardeşimle konuşup gizemi çözmeye çalışırken tribünden yükselen alevler ile olay anlaşıldı, bir son dakika faciası daha.

Ertesi gün 5478 kat güçlendirilmiş pazartesi sendromunu yaşarken kulaklarımdaki şarkı şu idi :




Müzeyyen Senar - Bursa'nın Ufak Tefek Taşları




İşin komiği ise Bursa'lılara Bjk ve Gs'lilerin de destek vererek koro oluşturması idi, yüzsüzlük zor zenaat.




26 MAYIS 2010 FENERBAHÇE - GALATASARAY
Daha taze bir olay oyduğu için çok detaylı anlatmayacağım ama 5 yıl içinde kaçan 3. son dakika şampiyonluğu olduğunu söylemem de fayda var. Öfke dolu bir yazının konusu olabilecek bir sezonun ardından duyulan gurur ile bugünün şarkısı sadece şudur :




Kıraç - Fenerbahçe 100. Yıl Marşı




26 Mart 2012 Pazartesi

Ebeveynlere Uygulanan Modern Çağ İşkenceleri...

Evlat için yapılan fedakarlıklardan hep bahsedilir. Bir çocuğun olduktan sonra asla " Ben " diye birşey diyemezsin. Benim için ebeveynliğin birinci kuralı budur. Bu motto ile de hareket edince evladın için yapamayacağın, katlanamayacağın hiçbir şey yok gibi. Mesela baba olmadan önce Lost'ta ki Michael'a şerefsiz diyen ben Allah korusun o duruma düşsem bütün adayı katlederim :)

Sözün özü fedakarlıkta sınır yok, ama öyle bir mecra varki buna da sabretmek bir yerden sonra gerçekten zulüm haline geliyor; didaktik çizgi filmler.

Buyrun zulüm listemiz :


1- CAILLOU





Boynu altında kalası yazar Christine L'Heureux ve zonalara gelesi çizer Helene Desputaux tarafından yaratılan Kanada yapımı çizgi dizidir. Sırf bu sebepten İnsan Hakları Mahkemesi'nde yargılanmaları gerekir ama anladığım kadarı ile lobileri çok güçlü. Ulular ulusu hükümetinizden Kanada'ya nota vermelerini ve yaptırım uygulamalarını rica ediyorum. Ben vergimi veriyorum tamam mı adamım ?

Efendim Caillou denen kerameti kendinden menkul evladımız 4 yaşında bir erkek çocuğudur. Efemine bir babası ve ne iş yaptığı belli olmayan, arada bir evden çıkıp çocukları evde yalnız bırakan garabet bir annesi vardır. Rosie isimli kadersiz bir kızkardeş ve Gilbert adında keyif pezevengi bir kedisi vardır ki koca ailede içi dışı bir, sözüne güvenilecek tek kişi bu kedidir. Çizgi dizimizin konusu bu sabi sübyanın büyüme süreci, öğrendikleri. Bence esas amaç çocuk ve ebeveynleri hipnotize ederek birer robota çevirmek ve tüm dünyayı ele geçirmek.

İşin daha da komiği ülkemizde yeşil sermaye tarafından sahiplenilerek balık yağından süzme bal'a kadar envai çeşit ürünün çıkartılması. Yaşasın tüketim toplumu.

Fakat bir dedikodu var ki eğer gerçekse takdir etmek istiyorum ( Şaka yapmıyorum ). Caillou'nun Fransızca'da kelime anlamı " çakıltaşı ".  Bu kelime saçsız baş anlamında da kullanılıyormuş. Önce kitap olarak yayınlanmaya başlayan seride Caillou'nun saçı yoktur ve çizgi diziye de böyla aktarılmıştır. Amerika'da yayınlanan versiyonunda ise dizinin kahramanı bir lösemi hastası olarak lanse edilmiş ve dizinin konusu da lösemi hastası bir çocuğun yaşama sevinci olarak belirtilerek bu derde sahip miniklere biraz olsun moral vermesi hedef alınmış. Gelen olumlu yorumlarsa bunun başarılı olduğunu göstermiş.  Dediğim gibi eğer safsata değil gerçekse bu konuda çalışan kişileri yürekten kutluyorum.




2- PEPEE




Bu çizgi dizinin müzikleri ile bir büyük Tekirdağ devirmezsem adam değilim. Hem neşeli moduna hem bunalım moduna göre şarkıları var, çok acaip. İşin daha da acısı bu şarkıları Kıraç denen martıdan evrim ( attığı çığlıklar baabında, konserine bir gidin ne demek istediğimi anlayacaksınız ) bir sanatçı hazırlamakta. Koca kafa minik göz Pepee'ye kardeşi Bebe ve arkadaşları Zulu, Maymuş, Zuku ve Şila eşlik etmektedir. Klasik aile şablonunda yer alan annesi, babası, ninesi veeeee dedesi mevcuttur. Sırf bu dede için apayrı bir yazı yazmam gerek aslında. Muhtemelen abinin kafası sürekli güzel, böyle bir dedenin başka açıklaması olamaz.

Pepee'nin hikayesi ise şöyle;


" Pepee karakteri, konuşma zorluğu çeken 4 yaşında bir erkek çocuktur ve karakterin ismi Anadolu’da konuşma zorluğu çeken insanlara takılan “pepe” sözünden gelir. Pepee, çizgi film ilerleyen bölümlerinde konuşma güçlüğünü aşar ve düzgün konuşmaya başlar. " 


Senaryosu Ayşe Şule Bilgiç'e aittir. Gerçekter Türkiye'de özgün olarak üretilmiş, hoşa giden bir karakter diye düşünürken İspanya'dan gelen gol haberi şampiyonluk kutlamaları yarım kalmıştır; Pocoyo. Maalesef İspanya'da yaklaşık 7 yıldır yayınlanan bu çizgi dizi bir iki ufak değişiklik ile sıfırdan yaratılmış gibi piyasaya sürülmüştür. Gelişmiş Esinlenme, bir Türk medyası gerçeği...





3- HANDY MANNY ( TAMİRCİ MANNY )






Seni çizen mürekkepler kurusun, wacoom tabletler bozulsun inşallah. Söz konusu şahıs bir kasabada yaşayan bir tamirci ve konuşan alet, edevat ve avadanlıkları. Son derece bencil olan bu haysiyetsiz kişi kasabada bozulan tost makinesinden tuvalet musluğunu, uydu antenden sakız otomatına kadar her boku tamir eder. Dur bunu da diğer esnaf kardeşim yapsın, ben siftah yaptım o yapsın demez it herif. He bir de tornavidası, pensesi falan konuşuyor adamın, tavır falan yapıyorlar. Bir huysuzluklar bir çekememezlikler falan, iki rekat adam olun be. He bir de çocuklara ingilizce öğreticem diye Türkçe - İngilizce konuşması ar ki o konuya hiç girmeyeceğim. Öhm neyse sinir yaptık sanırım biraz. Disney Channel'ın kadrolu işkencecisidir, çocuğunuz olduğunda nasıl olsa tanışacaksınız rahat olun.










4- ÖZEL AJAN OSO






Kahramanımız, görevi çocuklara yatak yapma, tuvalete işeme, oyuncaklarını toplama, ayakkabı bağlamayı öğretmek olan bir gizli teşkilatın ajanıdır. Nasıl bir teşkilatsa uzay mekiğinden laser kılıcı dolma kaleme kadar her türlü teknolojiye ve ekipmana sahipler. Senin benim vergimle böyle oluşumlan destekleniyorsa yazıklar olsun, rızkımızdan kesip size veriyoruz be.


Bu teşkilatın mal ajanı Oso ise her seferinde türlü aptallıklarla rezil olur ve " Hepsi planın bir parçası * diyerek yırtmaya çalışır. Bu arada Tolga Çevik'in filmi " Sen Kimsin " 'in afişindeki spot cümlesinin de nereden geldiğini öğrenmiş oldunuz.

14 Mart 2012 Çarşamba

Efsane Telefonlar

Cep telefonları günümüzde '' sadece alo '' demenin çok çok ötesine geçti. Akıllı telefon devrimi ile ceplerimizde birer bilgisayar taşımaya başladık. Banka işlemlerini hallediyor, uçak bileti alıyor, yemek sipariş ediyoruz. Yerimizi bildirip izlediğimiz filmleri dizileri paylaşıyoruz. Egomuzu tavan yapmak için bakın ne kadar sosyalim diyerek paylaşımların bokunu çıkarıyoruz. 2500 liralık telefonuna kontür alamayan kardeşleri görüyoruz. Cep telefonumuz kadar prestijimiz var. Eskiden kurucu sulucu abilerimiz vardı, şimdi blackberryci, iphonecu, ioscu, androidci abilerimiz ablalarımız var.

Peki teknolojik anlamda bu düzeye nasıl gelindi ? Bugünkü canavarların atalarına şöyle bir göz atalım, zamanına damga vurmuş telefonları bir hatırlayalım.



Ericsson GH 337 

Sahra telsizini andıran Motorola  modellerinin ardından piyasaya çıkmış ve devrim yaratmıştır. Demir destekli  kasası ile taş gibi sağlam ve çok işlevlidir ( çivi çakma, ceviz kırma ). En büyük zaafı cebinizde ya da belinizde iken ( evet kemere asmak için aparatı vardı ve dışarıdan bakıldığında 9 mm. Parabellum taşıyormuş havası verirdi. ) unutup oturursanız antenini elinize alıyordunuz. He bir de mesaj alması ama cevap yazamaması gibi bir detayı var ki o kadar kusur kadı kızında da olur. Modifiye açısından inanılmaz esnek bir telefondu. anten ile gövde arasındaki plastiğin rengini değiştirerek çılgın kombinasyolar yapabilirdiniz ama en bombası ucunda ışık yanan anten takabilirdiniz çılgınlar evet :) Bu canavarı edinmek için zamanında 2000 dolareslere yakın paralar ödendiğini de unutmayalım lütfen.




Ericsson GH 688



Yukarıdaki uzay üssünün abisi ve benim de ilk telefonum. Kasa sağlamlığı, modifikasyon olanakları abisi olan 300 serisi ile aynı, artısı ise ekranı idi. Daha fazla satır sayısı ile çılgın grafikler. Şaka be şaka. Bu arada şöyle bir sahne düşünün. Bataryada tek tık kalmış, dışarı çıkmanıza bir saat var ve siz pili iyice bitirmek için cebinizden dükkan telefonunu çılgınlar gibi çaldırıyorsunuz. Çünkü pil tamamen bitmeden şarj etmeniz pilin ömrünü yiyor. Kıp kıp efektli tuş sesleri efsane idi. İnternetden nota indirerek kendi melodinizi yaratabiliyordunuz. Klasik nokia melodisini bu telefona ekleştirerek çok akıl almışlığımız vardır. madalya verdiler mi ? Hayır. Sırtında bombe olmayan  ince bataryasını satın alıp karizmanıza karizma katabilirdiniz. 






Panasonic GD70


Nam-ı diğer '' Dans Eden Telefon ''. Devrinin telefonlarında pek olmayan titreşim özelliği ile dikkat çekerdi. Telefonu dik şekilde masaya koyup dışardan aradığınızda titreşimin etkisi ile kendi etrafında dönmeye başlardı. Bir büyük rakıdan sonra peki ala karşısında el şaklatıp göbek atabilirdiniz. Yoksa biz mi çok abarttık o akşam bilemedim bak şimdi. Cem Yılmaz'lı radyo reklamları ise ayrı bir fenomendi.







Nokia 8110 


Kelimelerin kifayetsiz kaldığı an bu andır. Tasarımın zirve yaptığı üründür bu, inanın şaka yapmıyorum. Surat yapısına ve toto kavisine bu derece uyan başka bir telefon daha olmadı. Kaydırarak açılan kapağı ayrı bir karizma. Hele ki bu telefonun sahipleri matrix'in vizyona girmesi ile mutluluk gözyaşlarına gark olmuşlardır. Şu an sıfırını bulsam alır kullanırım o derece. Şöyle de bir reklamı vardı. berbere dikkat :)









Nokia 3210


Anten ve değiş tokuş kapak devrimine hoşgeldiniz. Alana kadar rüyalarıma giren, resmen takıntım haline gelmiş telefondur. Dünya üzerinde daha rahat bir tuş takımı üretilemedi inanın. Dünya çapında 160 milyon satış takamına ulaşmış ve geçtiğimiz yıl bir fransız firmasi tarafından tekrar üretilmeye başlanmıştır. Piyasada gittikçe yaygınlaşmasından sonra uyanık telefoncular tarafından içerisine titreşim aparatı takılması mümkün kılınmıştır. Bazı objeler hayatınızın en naif. en sorunsuz dönemlerini hatırlatırya hani, bu telefon kesinlikle onlardan biridir benim için.





Nokia 3310 

Kesinlikle bu listede bulunması gereken bir cihaz. yine antensiz, yine değişebilen kapaklar, yine klasik Nokia. Yanılmıyorsam babama 2003 yılında ikinci el aldığım telefon hala sapasağlam :) Tuş takımı rahatlığı açısından 3210'dan sonra ikinci sıradadır. Biraz ağırdır fakat candır. Kaselere fasulye yerleştirdiğin bir oyunu vardı, en zor seviyede telefon dakikalarca düşünüp öyle oynardı. Nokia'nın haftada bir abuk subuk model çıkarıp müşterisini enayi yerine koymadığı güzel zamanlardı ve symbian denen iğrenç işletim sistemi henüz yoktu.







Nokia 6110


Lambhorgini gibi ışığa göre renk değiştiren kasası ile dikkat çeken döneminin en üst düzey telefonu. Özellik olarak kardeşlerine göre aman aman bir artısı yoktu ama karizması tavandı. Kendisini hayal bile edemeyecek kadar pahalı olduğundan ilişkimiz hep seviyeli oldu.









Nokia NGageQD

Daha palm falan filan ortada yokken pda gibi kullandığım canım telefonum. Oyun konsolu - telefon kırması bir teknolojik afet. Bluetooth ile bağlanarak multiplayerlar, envai çeşit oyun, program, internet. En son hatırladığımda 3500 sms kayıtlı idi hafızasında ama zamansız bıraktı gitti beni. Kopyala yaıştır özelliği vardı dersem o zaman için nasıl bir makine olduğunu biraz anlatabilir belki size.







Samsung SGH600


Bu bebeğin sarı siyah bir modeli vardı ama fotoğrafını bulamadım. İşte uğruna kafayı yediğim, yatıp kalkıp hayalini kurduğum ama alamadığım tek telefon :) Kapaklı gövde, açılıp kapanır anten, grafik animasyonlu açılış gibi şimdi komik gelen ama o zamanlar telefonu fetiş objesi haline getiren bir çok özellik. Elinde olan varsa beni bulsun, iphone 4s ile takas edelim. Şaka be şaka otur yerine saf seni :)








İlk anda aklıma gelenler bunlar. Hacı şu efsane modeli unutmuşsun diyecekleriniz illaki vardır. Yorumlarınızda onları da belirtirseniz ekleyelim seve seve.


Eklenen Efsaneler :

Nokia 8210






Ericsson GH388






















29 Şubat 2012 Çarşamba

Ryan Giggs



Bazı mahallelerde bazı abiler vardır. Ne zaman gitsen oradadır. Aradan yıllar geçse de o abi olanca heybeti ile orada durur. En fazla saçları birazcık kırlaşır, gözaltları torba olur ama o abi oradadır, oturduğu sandalyeye kıçının kalıbı çıkmıştır, adres tariflerindeki birincil obje olmuştur '' şu bakkalın önünde oturan abiyi görüyor musun, heh işte onu geçince sağa dön '' ama hala oradadır.

Bu yazımızın konusu Ryan Giggs de işte tam olarak böyle bir abimiz. Manu'da profesyonel takımda 21. yılını geçiriyor. Forma giydiği yıllar boyunca tam 131 oyuncu giyip çıkardı kırmızı formayı. Güncel rakamlar dudak uçuklatıcı, buyrun :

12 Premier Lig Şampiyonluğu

4 FA Cup Şampiyonluğu

1 FA Youth Cup Şampiyonluğu

2 Lig Kupası Şampiyonluğu

5 Community Shield Şampiyonluğu

2 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu

2 Kıtalararası Kupa Şampiyonluğu

1 UEFA Süper Kupa Şampiyonluğu

Bunlar takımla birlikte kazandığı başarılar. İnanılmaz bir kariyer. Fakat bunun yanında kendisi ile ilgili öyle detaylar var ki insanın hayranlığını kat kat artırıyor;

- Klüp kariyeri boyunca hiç kırmızı kart görmedi.

- Şu an Premier Lig'de bulunan 11 takımın toplam maç sayısından daha fazla maçta forma giymiş durumda.

- Premier Lig kurulduğundan beri her sezonda golü olan tek oyuncu.

- Şampiyonlar Liginde ardı ardına 12 sezonda gol kaydedebilen tek oyuncu.


Peki bu müthiş kariyerin bir sütçü sayesinde başladığını söylesem ne düşünürsünüz ? Hayır hemen annesinin günahını almayın :)

Grosvenor İlkokuluna süt teslimatı yapan bir adam faturalarını beklerken sahada futbol oynayan çocukları izlemektedir. Gözü kıvırcık saçlı zayıf bir çocuğa takılır, takılmakla da kalmaz hipnoz altındaymışçasına onu izlemeye başlar. Tarihin dönüm noktaları aslında ne kadar basit tesadüflerle yaratılıyor. Ryan'ı görür görmez etkilenen bu kişi, ek iş olarak sütçülük yapan, Manchester City futbolcu izleme komitesinde görevli Dennis Schofield'dır. Ryan'ı hemen City altyapısına götürür. Forma giydiği ilk maçta M. City 9 -1 yenilir ama maçın adamı Giggs'dir. Daha sonra Manchester City yıldızlar deneme maçında 6 gol atarak takıma seçilir.

Fakat iflah olmaz bir United taraftarı olması ve City tesislerine United forması ile gelmesi sebebi ile bir çok sorun yaşar. O da City formasının altına Manu forması giyerek sorunu çözer.

Sorunun temelli çözümü ise bambaşkadır. Old Trafford'un güvenlik şefi olan Harold Wood, Giggs ailesinin de yakın dostudur. Ferguson'u bu genç çocuğu denemesi için ikna eder. İkna etme sırası şimdi Giggs'dedir. United'ın pilot takımı Salford Boys ile bir hafta çalışır ve Manu ile yapılan hazırlık maçında 3 gol ve 1 asist ile takımını 4-3 galibiyete taşıyarak ikna meselesinin kendi kısmına düşen kısmını mükemmel bir şekilde halleder.

Bunun ardından Alex Ferguson'un eve gelerek aile ile görüşmeleri milyarlarca kez anlatılan bir olay olduğu için oraya girmiyorum.

17 yaşında profesyonel sözleşmeye imza atmıştır ve çıktığı ilk idmanda takımın büyüklerinin ( Robson, Pallister, Parker ) dikkatini çekmekle kalmaz, aynı mevkiyi paylaştığı büyüklerinin korkmasına dahi yol açar.  O derece ki George Best ile ciddi ciddi kıyaslanmaya başlar.

1991 Yılının mart ayında ilk kez giydiği a takım forması ile Everton'a karşı mücadele eder. İlk onbirde çıktığı ilk maç ise ironik bir şekilde Manchester City'ye karşıdır.

Şu an Giggs 38 yaşında ve sözleşmesi bir yıl daha uzatıldı. Türk futbol tarihi için aşırı derecede anlamsız ve gereksiz bir adam. 30 yaşında başlayan yaşlandı artık bırakması gerek empozelerinden, noel tatili öncesi bilerek kart gören yabancılarımızdan, söylediği lafın milyonları galeyana getireceğindin bihaber yöneticilerimizden, yayıncı kuruluş istese anahtarını teslim edecek federasyonumuzdan memnunduk halbuki biz, nereden çıktı bu kariyeri boyunca tek kırmızı kartını milli maçta görmüş, 38 yaşında takımını galibiyete taşıyan, disiplin ve iş ahlakı dolu adam ? Çok ters bize çok...




kaynaklar :

http://aliece.blogspot.com/

http://futbolunilahlari.blogspot.com/

http://tr.wikipedia.org/wiki



23 Şubat 2012 Perşembe

Yitip Giden Yetenekler - 1

Büyük potansiyel vaad eder iken yok olup giden oyuncuları elimden geldiğince tanıtacağım bu yazı dizisinde ilk isim; Richard Dumas.

Yıllardır bir çok maç izledim, bir çok play-off ve final serisi izledim. Ama çok azı bütün olarak Bulls - Suns 93 finallerinin verdiği hazzı vermiştir. Basketbolu kısırlaştırmadan da taş gibi savunma yapılabileceğini gösteren, hücumda gözü kapalı güvenebileceği sadece iki isme sahip olmasına rağmen üçgen hücum ile inanılmaz bir sistem oturtan Bulls ve tempolu oyunun o dönemki kitabını yazmış, Barkley gibi ( pozisyonunda ki en kısa adamlardan biri olmasına rağmen ribaund ve sayı makinesine dönüşen ve maalesef kariyerini yüzüksüz noktalayan efsane ) bir süper yıldıza, Dan Majerle gibi nokta atış yapan bir şutöre, Kevin Johnson gibi efsane bir oyun kurucuya sahip Suns.

Maçları Eurosport'dan takip eden arkadaş grubumuz için en acı verici maçlardan biri  5. maçtı. Bizi darmadağın eden şey Bulls'un evinde kaybetmesinden öte Gökhan'ın babasının sırf bizi kızdırmak için fanatik bir Suns tarafına dönüşmesi ve atılan her sayıda " langırrttt, çaktı bizim çocuklar " gibi sevecen nidalar ile bizi sinir krizlerine sürüklemesidir. Bir de sahada 21 numaralı formasıyla coşan Richard Dumas.

19 Mayıs 1969 Tulsa - Oklahoma doğumlu kısa forvet. Kolej kariyerini Oklahoma State Univercity'de geçirmiş ve 1991 yılında 46. sırada Phoenix Suns tarafından draft edilmiştir. Fakat daha draft edildiği yıl uyuşturucu sebebi ile Nba yönetimi tarafından ligden uzaklaştırılmış ve o sezonu İsrail'de Hapoel Holon takımında geçirmiştir. Avrupa kupasında son 16ya kalınan ve ligde hayal kırıklığı yaşanan bir yıldan sonra 92-93 sezonunda Phoenix'e geri dönmüş ve 48 maçta 15.8 sayı / 4.6 ribaund ortalamaları ile 62-20 galibiyet oranı tutturarak tüm serilerde ev sahibi avantajı ile play-off'lara giren Suns'ın önemli parçalarından biri olmuştur. Play-off'larda da 10.8 sayı ve 2.8 ribaund ortalamalarını yakalamıştır.

Doğal olarak Nba final serilerinde Bulls'un karşısına çıkan her takım gibi evlerine yüzüksüz döndüler. Suns taraftarları bir dahaki yıl görüşeceğiz diyorlardı. Çünkü kadro tecrübeli yıldızlar ve yetenekli gençlerin mükemmel bir karması idi. Özellikle Dumas gözü kara oyunu, yenilgiden hoşlanmayan yapısı ile Suns taraftarlarının en büyük güvencelerinden biri haline gelmişti. Özellikle 5. maçta Jordan'a yaptığı blok ve ardından gelen smaç ile ses getirmişti.





Peri masalı kısa sürdü. Uyuşturucu sebebi ile 1995'e kadar rehabilitasyon gördü. Phoenix koçu Paul Westphal bir röportajda " Richard kafası iyi iken oynamanın kendisine seviye atlattığını ve madde kullanmadan oynayamayacağını düşünürdü " açıklamasını yaparak durumun vehametini biraz olsun gözler önüne sermiştir. 95 yılında Phoenix'e geri dönerek 15 maçta 5.5 sayı ortalaması ile Philadelphia'ya takas oldu. Yeni bir umut idi bu, çünkü head coach'u daha önce uyuşturucu ile savaşarak kazanmış ve bu bataktaki oyunculara umut ışığı olan John Lucas idi. Lucas'a rağmen Dumas'ın içine düştüğü karanlıktan kurtulmak için bir çabası yoktu. 39 maçta 6.3 sayı ortalaması ile Nba kariyerini bitirip Avrupa'ya doğru yol aldı. Yunanistan, Polonya ve Amerika'ya dönüp U.S.Basketball League'de oynadıktan sonra 2003 yılında emekliliğini açıkladı.

Kendisine kariyerinin en unutulmuz anı sorulduğunda;

" En unutulmaz an, cevabı gayet kolay. Finallerin beşinci maçında Jordan'a yaptığım blok ve pozisyonun devamında yaptığım smaç. MJ faul olduğunu iddia ediyor ama kesinlikle temiz bir bloktu ". cevabını verir.


Sizi bilmiyorum ama şu son satırlar ciddi şekilde üzülmeme sebep oldu. Düşünsenize; yıllarca sürecek başarılı bir kariyer, anlatılacak binlerce özel an yerine sadece 20 saniye süren ve tüm ömrü boyunca ulaşabildiği en üst seviye olan tek bir an. Uyuşturucuya feda edilmiş bir kariyer, harcanmış bir yetenek, bir ömür.

Richard Dumas bu örneklerin ne ilki, ne de sonuncusu olacak.






20 Şubat 2012 Pazartesi

Nba'de Çılgın Atanların Gecesi

Düşünün Nba'de oynayan bir Türk oyuncusunuz. Çift haneli sayı ortalamasına çok şükür diyecek düzeydesiniz. Yeteneklisiniz ama bulunduğunuz takım ve oyun stili ve oynadığınız pozisyondaki diğer oyunculara kıyasla hayvani bir fiziğe sahip olmamanız itibarı ile 20 sayı 10küsür ribaund ortalamasını yakalamanız imkansız. Böyle bir durumda bir gece coşuyorsunuz ve 29 sayı 25 ribaund, evet yanlış okumadınız tamı tamına 25 ribaund ( 13 hücum - 12 defans ) alıyorsunuz. Heyt babalar yarın nba.com'da ilk haber benim diyorsunuz doğal olarak. Nereden bileceksiniz insanlık dışı performansların neredeyse hepsinin o geceye sığacağını. Buyrun Ersen'dan başlayarak bu çılgın geceyi inceleyelim.

Ersan İlyasova ( Milwaukee Bucks 92 @ NewJersey Nets 85 )


Milli takımdaki insanüstü oyunlarına alışıktık ama Nba'de beklenen dudak uçuklatıcı oyunu için biraz beklememiz gerekti. Yukarıdaki paragrafta dediğim gibi fiziksel dezavantajlarını oyun bilgisi ve ribaund sezgisi ile mükemmel kapatıyor. İnşallah sağlam kadrolarla zirveye oynayan bir takımda izleriz. Allah her Türk basketbolcusuna Mehmet Okur şansı nasip eylesin. Şöyle bir sayılar arasında turlayalım :

son 30 maç sayı ortalaması 10.1, ribaund ortalaması 8,5
son 10 maç sayı ortalaması 14 , ribaund ortalaması 11,3
son 5 maç sayı ortalaması 18 , ribaund ortalaması 12,8
( istatistikler için eksisözlük yazarı gozluklu ispartakus'e teşekürler )

Görüldüğü gibi son maçlarda zaten artan bir performansa sahip. Bogut'un sakatlanmasını iyi değerlendirmiş gözüküyor, umarım bu çizgide devam eder. 


Kevin Durant, Sergei Ibaka ve Russell Westbrook ( Denver Nuggets 118 @ Oklahoma City Thunder 124 )


Efendim bu üç Oklahoma oyuncusu maçtan önceki son yemekte hayvan eti yemiş, bunun başka özeti olamaz. Buyrunuz :

Kevin Durant : 51 Sayı - 8 Ribaund - 3 Asist
Russell Westbrook : 40 Sayı - 4 Ribaund - 9 Asist


Yani iki kişi toplam 91 sayı atmış. Takımın attığı toplam sayının neredeyse %73'ü. Hayır Durant zaten Nba'in durdurulamaz skorerleri arasına zaten uzun süredir girdi ama sana ne oluyor Westbrook :)

Bitti mi ? Hayır. Oklahoma'da bu iki kişi yetmezmiş gibi bir de Ibaka mevzusu vuku buldu dün gece. Buyrun, dikkatinizi çekecek bir şey var mı istatistiklerde :










Sergei Ibaka : 14 Sayı - 15 Ribaund - 11 Blok

Evet tutmayın kendinizi, ilk gördüğümde benim de yaptığım gibi bir oha koyverin gitsin. Triple double ama blok ile. 11 Blok, bir maçta nasıl ya. Bir sezon boyunca 11 blok yapamayan power forwardlar, pivotlar gördü bu lig. Maşallah diyelim de zaten kabzımal dolu bir ligde arada ışıldayan bir kaç adamdan da olmayalım.








Jeremy Lin ( Dallas Mavericks 97 @ Newyork Knicks 104 ) 

Nba Marketing dehasının yeni yıldızına hoşgeldin diyin. Bu cümleyle sakın Lin'i küçümsediğimi sanmayın. Carmelo ve Amare'nin yokluğunda takıma 10da 9 yaptırmak her baba yiğidin harcı değildir. Ama NY yerine Bucks'da Ersan ile yer değiştirseler o lakap Lin-sanity değil Ersan-ity olurdu. Son maçta yine sazı eline alarak 28 sayı 14 asist ve 4 ribaund ile oynamış. Dönemlik yıldızlar sınıfına girmeden bu oyununu korursa lig müthiş bir pg kazanmış olur.


Son olarak; 

Şimdi siz söyleyin ilk paragrafta anlattıklarımda haksız mıyım ? Ersan'ın kariyer gecesinde milletin çılgın atacağı tuttu :) Şaka bir yana uzun zamandır keçi boynuzu gibi yan olan lig bu performanslar ile biraz coşar da izlenmeye devam eder. Yoksa Stern Mars'tan oyuncu getirip oynatsa ratingleri zıplatamayacak gibi duruyor.



9 Şubat 2012 Perşembe

Touch ( Yeni Dizi )


Efenim dün gece ilk bölümünü seyrettiğimiz dizidir, buyrun yorumlarımız :

Öncelikle " ya aynı mercury rising konusu " diyen ergenlere çüs diyorum. Otistik çocuk ve yetişkin adam gördün diye yapıştır ergen eleştirisini, yok öyle birşey, hatta uzaktan yakından alakası yok. Sandalyeyi biri icad etti diye dünya üzerinde farklı sandalyeler yapılmayacak mı artık ?

Mevzumuz otistik bir çocuk ve babası, çocuk sayılarla çok derinden haşır neşir, elektronik eşyaları söküp tamer etmekten keyif alıyor. Dizi ilk bölümü itibarı ile sıfır aksiyon ama bin saniye sıkmıyor. Irak ( sanırım ), Hindistan, İrlanda, Japonya, Amerika'daki insanların öyle güzel bir şekilde bağlıyorki hayran kalıyorsunuz. İlk bölüm itibarı ile keyifliydi fakat ana bir senaryo yoksa, her bölüm ayrı hikaye tadında ise işi zor.

Kiefer baba 24'deki rolünden çok çok uzakta, dayak bile yiyor düşünün yani.

Bir şans vermeye değer, bir süre takibinde fayda var.